Yazı

1 İÇİNDE K İ L E R Dil ve Şiir / M. Hâlistin KUKUL ............................................................................................................................. 3 Gözüm kör olsun / Duran TAMER ........................................................................................................................ 4 Halide Edip ve Adnan Adıvar üzerine tarihsel bir değerlendirme / Osman Selim KOCAHANOĞLU.... 5 Ustaların genç şair ve yazarlara yardımı / Nurkal KUMSUZ ......................................................................... 13 Kızılırmak / Köksal AKÇALI ................................................................................................................................ 14 İşten Değil / Eray TAK ........................................................................................................................................... 15 Belki bir dahaki sefere / Betül ÖVÜNÇ ............................................................................................................. 16 Yunus Emre ve Dostoyevski ile sevgi kavramı / Doç. Dr. Beyhan ASMA .................................................... 17 Aybalam / M. Ferit YILDIZ ................................................................................................................................... 21 “Leylekler Destanı” kimin / Dr. Rasim DENİZ ................................................................................................. 22 Dostlar / Ali YAĞMUR .......................................................................................................................................... 25 İz bırakan edebiyatçılar - 2 “Kafiye Hatun” / Adnan BÜYÜKBAŞ ............................................................... 26 Yürüyorum / Süleyman KARACABEY ............................................................................................................... 28 Kurtar beni / Abdullah SATOĞLU ...................................................................................................................... 29 Bir temmuz sabahı / Hasan BULDU ................................................................................................................... 29 Ölümüne sevmek / Şeyhmus ÇİÇEK ................................................................................................................... 29 Öteki Karakoç / Ozan Erbabî ................................................................................................................................ 30 Yurt sevgisi / Hızır İrfan ÖNDER ........................................................................................................................ 32 Geçmiş zamana gazel / Nihat KAÇOĞLU ......................................................................................................... 32 Cennet Hatın / S.Burhanettin AKBAŞ ................................................................................................................. 33 Menekşe / Afaq SHİXLİ ......................................................................................................................................... 36 Dünden geliyorum (Köyde hasat) / Mustafa AYVALI ..................................................................................... 37 Hırsız kim? / Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ ........................................................................................................... 38 Leylâ’m / Mücella PAKDEMİR ............................................................................................................................. 39 Seyranî / ASABÎ ...................................................................................................................................................... 39 Ceddimiz Şeyh Edebalı Hz. lerini Kayseri’deki izleri / Hayri ŞİŞLİOĞLU .................................................. 40 Karların anayurdu / Abrulbaki ÇINAR .............................................................................................................. 42 Azerbaycan’nın dünyaca ünlü hiciv şairi Mirza Elekber Sabir / Dr. Samire KULİYEVA ......................... 44 İl temsilcilikleri ........................................................................................................................................................ 48 2 KAYSADER Adına Sahibi : Süleyman KARACABEY (suleyman.karacabey66@gmail.com) Genel Yayın Yönetmeni: Köksal AKÇALI (koksalakcali@hotmail.com) Sorumlu Yazı.İşl.Md Dr.Rasim DENİZ Tasarım ÇINGI Sanat Danışmanı : Hasan GÜRPINAR YAZI DANIŞMA KURULU Doç .Dr. Beyhan ASMA DoçDr.Tamila ABBASHANLI Doç.Dr.Mümtaz SARIÇİÇEK Dr.Rasim DENİZ Hayrettin İVGİN Nurkal KUMSUZ Duran TAMER Dr.Mesut ÖZBEK Deniz Dengiz ŞİMŞEK Kadriye GÜL Mustafa Ferit YILDIZ Şeyhmus ÇİÇEK Çıngı Eğitim, Kültür,Sanat ve Edebiyat Dergisi Yıl : 3 Sayı : 15 Eylül / Ekim 2012 Kayseri Yazarlar Şairler ve Sanatçılar Derneği KAYSADER Yayın organıdır. (İki ayda bir yayınlanır) (ISSN: 1309-7717) İletişim adresi cingidergisi@gmail.com O536 338 10 09 Yazışma Adresi P.K: 212 KAYSERİ Katkı için Posta Hs.Nu: 05688277 Baskı Geçit Yayınevi-Matbaa Orta Sanayi Böl. Gazibey Cad. No. 27 Kat : 1 Tel. (352) 320 48 61 Fax: (352) 320 48 564 Melikgazi-Kayseri Baskı Tarihi: Eylül 2012 Katkı Bedeli Yurt İçi: 45 TL Yurt dışı: 40 Euro (Posta hesap numarasına katkı bedelinin yatırılması ad, soyad ve adres belirtilmesi gerekir) Bu dergideki yazılarda ifade edilen görüş ve fikirlerin hukuki sorumlulukları yazarlarına aittir. Yazılar ve şiirlerden dergimizin ismi belirtilerek alıntı yapılabilir. Gönderilen eserler yayınlansın veya yayınlanmasın iade edilmez. Yayımlanan eserlere telif ücreti ödenmez. 3 en mükemmel vasıtasıdır. Kelime, bir diğer deyişle dil, şiirde en kıymetli çehresini gösterir. Dilin kıvamı şiirle mümkün olabilir. Bu demektir ki; şiir, dile ne kadar muhtaç ise, dil de şiire o derecede muhtaçtır. Büyük edib ve şâirlerin, mensubu bulundukları milletin dilini ne kadar geliştirdikleri mâlûmdur. Batı’da Şekspir, bizde Yûnus Emre ve Necip Fâzıl, bunun en güzel örneklerini teşkil ederler. Bunlar ve bunlar gibiler, mensubu bulundukları dili kullanırlarken, onu geliştirmeyi de büyük bir başarıyla ve maharetle sağlarlar. Dil, bozuk ve saçmasapan olunca, ortaya “ ucûbe” çıkar. Bu lisanda “ ucûbe” demek, sakat doğmuş kelimeler yığını demektir. İçlerinde nükte olanlar da olabilir. Bir ihtimaldir bu! Meselâ; Orhan Veli’nin “Bir elimde cımbız”ı gibi! Yine Orhan Veli’nin: “ Düşünme, Arzu et sade, Bak, Böcekler de öyle yapıyor.” Dediği gibi; insanı, aslî unsuru olan “ düşünmekten” uzaklaştıran ve “böcek/hayvan” seviyesizliğine indiren, estetikten ve âhenkten mahrûm kelimeler kitlesiyle de karşılaşıyoruz. F(ı)ransız düşünürü Rene Descartes ( 1596- 1650), 1637’de, “varlığını, düşünmekte” bulan bir söz söylüyor: “ Düşünüyorum, o hâlde varım.” diyor. Aslında, bundan takriben dörtyüz sene önce, Hazret-i Mevlâna ( 1207-1273) , sâdece düşünce hakkında değil, düşünce ile bilgiyi geliştirme hakkında nasihatler verip fersah fersah önde yürüyerek: “ Öğrenilmiş bilgiyi yeter buluyorsun; gözünü, başkasının mumuyla aydınlatmışsın.” ; “ İnsan görüştür, öte yanı deri” ; “Âlim de bilgilerin yüzbinlerce çeşidini bilir de zâlim herif, kendini bilmez.” ve “ Bilgi, mal, mevkî ve hüküm, kötü yaradılışlı kişilerin elinde fitnedir...” Derken; “ Düşünme” diye tavsiyede bulun- DİL VE ŞİİR M. Hâlistin KUKUL Hazret-i Ali: “ İnsan, dilinin altında gizlidir.” der. Öyleyse; ses, şekil, âhenk ve mânâ olarak, şiirden önce “ dil “ vardır, demektir. Dil yoksa, şiir de yoktur; his, hayâl ve düşünceleri ifade de yoktur. Yâni; aslî unsur, bizâtihi “ dil”in kendisidir. Dile verilecek şekil, mânâ veya kalıba göre, edebî tarzlar çeşitlenir; ve, üslûplara göre de kıymet bulurlar. Dil’in vücûde getirdiği en üstün san’at dalı, hiç şüphesiz ki, şiir’dir ve bütün edebiyât târihçileri, edibler ve bediîyatçılar bunda mutabıktırlar. Kelimelere yüklenen aslî ve mecâzî mânâlar kadar, mısra denilen “ düzek” içinde, yâni mısralardan meydana getirilen beyit ve kıt’alarda, bütünlüğü esas alarak şâir tarafından onlara kazandırılan “ kıvraklık, esneklik ve mânâ derinliğiyle”, bir üst hüviyete bürünen dil’in, “ âhenk” denilen ve icrâcısının maharetiyle haz menbaı olarak okuyanı alıp götüren “ his, fikir, âhenk ve haz manzûmesine” topyekûn şiir diyoruz. Bu; ifadeye çalıştığımız gibi, elbette, şâirânelik ile mümkündür. Şâirin hüneri, şiirin merhalesinin mevkiini tayin eder. Bunun ise, herhangi bir maddî ölçüsü, mukayese ve muhakeme muamelesi, maalesef, mevcut değildir. Bu hâl ise, Yûnus Emre’de zirve noktadadır. Sözü; tesirli, mânâlı ve vecîz söylemenin en üstün mahareti O’da bulunur. Bunun yanında, sözün nasıl söylenmesi gerektiğini de, yine O, bize, söyler: “Keleci bilen kişinün yüzini ağ ide bir söz Sözi bişirüp diyenün işini sağ ide bir söz Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başa Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ide bir söz Kişi bile söz demini dimeye sözün kemini Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ide bir söz” Söz; en zirve hâlini şiirde bulur. Şiir; sözün, 4 manın, ne şâirlikle ve ne de ilimle alâkası olabilir! Peki, nerede Fuzûlî’nin, nezâket ve zarâfet timsali mısraları! Bakınız ne diyor büyük Şâir: “ Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak “ Dili, mensup olduğu kültür ve medeniyetin hasmı gibi görüp vasıta yapanlar da vardır. Bunlar; “ Düşmanıyım asâletin kelimelerde bile” diyen ve komünist şâir Mayakofski’nin taklitçisi olan Nâzım Hikmet ve tâkipçileridir ki, onların çoğunun, o milletin insanının şiirini gurur ve iftiharla yazması mümkün müdür? Kızıl diktatör Stalin’in ölümü üzerine “ Hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden” diyen bu zat, onun vahşice katlettiği milyonlarca Müslüman-Türk için, sathî de olsa, kalemini bile kıpırdatmamıştır. İşte böyle bir dil; yazanının elinde, çoğu zaman, başkaları adına kullanılır ve mensubu olduğu sanılan milletin benliğini sokar; yaralar ve kanatır. İnsanlığın önünü aydınlatan, ona yol açan, hem bediî ve hem de fikrî olarak ona hedef gösteren, medeniyetin mümtaz nefesini gelecek nesillereteneff üs ettirerek, dili, “ sultan”lığa lâyık seviyede kullananlar da vardır. İşte Necip Fâzıl, bunların en önde gelenlerindendir ki, “ Yine Hâl” başlıklı beytinde, kelimelerle yaptığı muhteşem ittifakı bir insanlık hârikası şiir olarak ortaya koyar: “ Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum; Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum...” (1976) Şiir; maddenin sâdece kabuğunu değil, özünü de yarabilmelidir. Hattâ; zarîf bir edâyla kanatmalı, sükûna kavuşturarak rahatlatmalıdır. Alelâdeyle uğraşmamalıdır. Dil bir küheylân; şâir ise, onun süvarisi olduğuna göre; dil, âhenk’le uçurulmalıdır. Şâirlik; alıpgötürücülüktür; uçuruculuktur. Kelimeler (yâni dil) ; suyun üzerinde gelişigüzel sallanan kalaslar gibi değil, derinlerdeki inciler gibi olmalıdır. Şâirânelik budur! GÖZÜM KÖR OLSUN Fayda vermez bülbüllerin güllerin Sinemi yakarsam gözüm kör olsun Senin olsun bahçendeki güllerin Döşüme takarsam gözüm kör olsun Rüzgâr olsan esme benim yönüme Himmet etmem gölge olma günüme Olanca mazimi sersen önüme Dönüp de bakarsam gözüm kör olsun Yol eyleyip üzerimden geçsen de Kutnu kumaş kefenimi biçsen de Kahve diye yudum yudum içsen de Falında çıkarsam gözüm kör olsun Mahkûmlar safına katsalar beni Cehennem narına atsalar beni Bir değil bin defa yaksalar beni Usanıp bıkarsam gözüm kör olsun DURAN’ım der nemli gözler ıslansın Kim imiş divane kimler uslansın Mavzerimde mermilerim paslansın Birini sıkarsam gözüm kör olsun Duran TAMER 5 HALİDE EDİP VE ADNAN ADIVAR ÜZERİNE TARİHSEL BİR DEĞERLENDİRME… Osman Selim KOCAHANOĞLU 1884 doğumlu Halide Edip Üsküdar Amerikan Koleji mezunu. Aslen Kemahlı olan annesi Bedrifem hanım ilk evliliğini Bedirhanî Ali Şamil Paşa ile yapmış, sonra boşanıp Abdülhamid’in Ceyb-i Hümayun Başveznedarı Selanikli Mehmed Edip Bey’le evlenmiştir. Halide Edip Bedrifem Hanımın bu ikinci evliliğinden doğar. Halide’nin babası Edip Bey hem Sabetayist hem Selanik Mevlevi Şeyhi Mahmud Efendinin manevi evladı...Sultan Abdülhamid, Sarayın özel mülkünü yöneten Hazine-i Hassa ve Ceyb-i Hümayun personelini daima gayrı müslimlerden seçmiştir.(1) Mukaddesatçı/muhafazakar çevreler, baba soyuna yüklenmiş oldukça ağır etnik bedelini Abdülhamid’e değil Halide Edip’e ödetirler. Aileyi Sabetayist değil düpedüz Yahudi diye suçlarlar. Adnan Bey de bundan nasibini almakla birlikte, Mustafa Kemal muhalifi olduğu için suçlarını hafifl etirler.( 2) Küçük yaşlarda annesini kaybedip, Kemahlı anneanne ve Selanikli baba elinde büyüyen Halide Edip, kişiliğini çift yönlü aile terbiyesinde kazanır. Kürt asıllı anne soyundan Osmanlı ve Doğu terbiyesi, Selanikli babadan Mevlevi terbiyesi alır; İngiliz kültürüne hayran becerikli Saray bendesi babadan Anglo-Sakson eğitimi bunun üzerine gelir... Üsküdar Amerikan Kız Kolejine verilmiş ilk Müslüman kızı Halide Edip olacaktır. Bu eğitim Abdülhamid’in bile tepkisini çektiği halde, İngiliz kültürüne hayran babasının ısrarı üzerine Saraydan izin koparıldı.(3) Halide Edip edebi eserlerinde, Osmanlıcı / muhafazakar / dinsel ve kozmopolit kültürün renklerini canlandırır. Fakat bizim konumuz edebi eserleri değil tarihsel kişiliğidir. Mor Salkımlı Ev’de öz babasını saklayıp üvey babasını anlatması ilginçtir. Üvey babası Ali Şamil Paşa, Abdülmecid devrinin Girit sürgünü Bedirhan Bey’in (ö. 1869) oğludur. Süleyman Şefik Paşa’ya göre, Bedirhanilerin şımarık çocuğu Ali Şamil Paşa, Harbiye mezunu olmadığı halde Saray kayırmasıyla ferikliğe kadar yükselmiş, cahil, cüretkar, gaddar bir serseridir. Ölmüş hemşiresi de Yıldız Sarayının üfürükçü hocası Suriyeli Şeyh Ebühüda’nın haremidir. Başkatip Kara Tahsin Paşa’nın korumasıyla yaveran-ı şehriyari ünvanı ve feriklik rütbesiyle Üsküdar Ciheti Kumandanı atanır. Aynı zamanda sergerde ve kabadayıdır. Tahsin Paşa’ya yaranmak için Ebulhüda’nın bâlâ rütbeli oğlu Hasan Bey’i Kadıköy mesiresinde kırbaçlatır. Dr. Cemil Topuzlu’yu Kadıköy rıhtımında tokatlar. Eczacı Refik Bey’i Mekteb-i Tıbbıye önünde dövdürüp kışlaya hapseder. Üsküdar cihetinde her edepsizliği yaptığı halde takibata uğramaz. En sonunda evinin önüne kaldırım döşetmediği için Şehremini Rıdvan Paşa’yı Göztepe’de adamlarına öldürtür. Bu rezillikleri görmezden gelen Abdülhamid, Rıdvan Paşa’nın kayınpederi Şeyhülislam Cemalettin Efendinin ya ben ya o demesi üzerine Bedirhanileri toptan Şam’a sürdürür. Aile Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a dönmüştür. (4) Halide Edip’in üvey babası işte bu Ali Şamil Paşa’dır. (5) Mor Salkımlı Ev, çocukluğunun silinmez izlerini taşıyan Kemah’lı büyükanne ve Ali Şamil Paşa konağının hikayesidir. Ali Şamil Paşa ailesi Halide Edip kadar, Rauf Bey’e de yakındır. Zira Rauf Bey’in kız kardeşi Melike hanım bu aileden Avni Şasa ile evlenir. (6) Halide Edip Osmanlı aile yapısının ilginç bir kadın motifidir. Mor Salkımlı Ev’de yazdıklarına bakılırsa, Kolej eğitimi sırasında özel eğitim de alır; o yıllarda aşırı şekilde dinsel içgüdü ve mistik duyguların etkisinde kalır. Yıllar ilerledikçe ruhu çocuksu hülyalarla beraber olacak ve içgüdülerini içinde boğa boğa olgunlaşacaktır. Kim kime tutulmuştur bilinmez ama, özel hocası ünlü matematikçi Salih Zeki ile koyu bir aşk hayatı yaşar. Henüz 17 yaşında genç bir kızdır. Sonunda evlenirler(1901). İki de çocukları olur. Ama Salih Zeki Bey çapkın adamdır, üzerine kuma getirmek istediğini söyleyince Halide Edip evliliğini bozacaktır. (7) Kalem denemelerine Hüseyin Cahid’in Tanin gazetesinde başlayan Halide Edip, 31 Mart isyanı sırasında evine gelen tek satırlık mektupla irkilir : “ Tanin’de bir daha yazı yazmayacaksın. Bu emre 6 itaat etmezsen cezan müthiş olacak. Ölüm!” Soft aların ölüm çığlığı dizlerinin bağı çözecektir(1909). Başı açık sokağa çıkacak, tiyatroya gidecek, elinin hamuruyla gazetelere yazılar yazacak, bir de müzik aleti çalacaksın!...Gerici 31 Mart gazanferlerinin küfür ve tehditleri üzerine Halide Edip çocuklarını İstanbul’da bırakıp Mısır’a kaçtı, İngiltere üzerinden İstanbul’a dönebildi.(8) Türkocağı, Türk Yurdu ve Ziya Gökalp çevresinde Turancı hayallere kapılır görünse de, hiçbir zaman Türkçü olamadı, kadın hareketinin önünde göründü. İttihatçı Cemal Paşa’nın davetiyle gittiği Suriye ve Lübnan’da sosyal aktiviteleri ve entellektüel hareketliliği ile örnek bir kadın profili çizecektir. İkinci evliliğini Dr. Adnan Bey ile yaptı(1917). Tatminsiz kişiliği ile kocası Adnan’ı ömür boyu yedeğinde sürükledi. Cavid Bey’in Mütareke dehlizinde saklandığı günlerde en güvenilir sırdaşı,(9) Sultanahmet mitinginin de hatibiydi...( 10) Mütareke tüm Osmanlı aydını için güvensiz bir ortamdır; her dehlize girip çıkan Halide Edip Wilson Cemiyeti kurucuları arasına girince yeni bir ideolojik kimlik kazanmış gibidir. Amerikalı gazeteci Mr. Browne’u Kara Vasıf ’la Sivas Kongresine gönderirken, amacı Amerikan kartını oynamaktı. Mustafa Kemal’i sayfalar dolusu mektuplarla etkilemeye çalışır. M.Kemal bu mektupları iyi ki saklamıştır.Halide’ye göre, sergüzeşt ve cidal devri kapanmıştı, ülkeyi azim ve irade sahibi geniş kafalı biri kurtarabilirdi. Amerikan mandası olmasa da ekonomik vasiliği kabul edilmeliydi.Bu düşünce aslında yalnız kendinin değil İstanbul aydınının ortak hissiyatı idi. O günün toplumuna fazla gelen erkeksi tavırları ve zihinsel faaliyetleri ile hayretle takdir arası, çift kişilik sergiler. Umudu tükenince at sırtında kocasıyla Ankara’ya kaçması bile başlıbaşına serüvendir. Beraber olduğu Amerikalı dostlarının kartını devamlı olarak cebinde taşıdı. Mustafa Kemal’in karargahı olan Zirat Mektebinde basın müşaviri, istihbarat şefi ve gerekirse tercüman gibi çalışacaktır. Rıza Nur’a göre, karargahın mahrem görüşmelerine bile katılır olmuştu. Kalaba köyündeki bahçeli küçük evinde seçkin konuklar ağırlıyor; Meclisin kapısından girmeyen anlı şanlı Ahmet İzzet Paşa, ancak Mehmed Akifl e onun sofrasında teselli buluyordu. Hiçbir zaman kocasının siyasal kimliğine sığınmamış, bilakis peşine sürüklemiştir. Cepheleri rahat dolaşması için onbaşı rütbesi yanına bir emirber verildi; at gezintileri ve atış talimlerine katılıyordu. Sakarya Harbinde, Büyük Taarruzda top sesleri arasında yakılan yıkılan köylerde dolaşır, dağları taşları aşarak Mehmetçik arasında İzmir’e giriyordu... Meclisin açıldığı günlerde Ziraat Mektebini karargah yapan Sarışın Paşa’nın mücadele azmini, karizmatik sahne yeteneğini, zeka ve kültür birikimiyle kat kat kendinden üstün adamları dermansız bırakışını yarı mistik ve keskin satırlarla onun gibi deşifre eden çıkmadı: “... Mustafa Kemal fikrini yürütmek için her nevi sistemi kullanıyor, zaman zaman bir George Washington tavrı alıyor, bazan Napeleon havası yaratıyordu. Fakat ilim sahasında çok yüksek olanlar bile onun kudretine yaklaşamazlardı. İnsan tabiatının en zeki bir mümessili olan Mustafa Kemal mevkiini daima muhafaza edebilirdi.(...) Çevresinde, zeka ve ahlaki duruş açısından ondan üstün kültür ve eğitim açısından ise kat kat üstün adamlar olduğunu tabii ki hep bilirdiniz. Fakat, onları incelikte ve orjinallikte geçemese de hiçbiri onun hayatiyetiyle başa çıkamazdı. Onların ne meziyeti varsa, aşağı yukarı normal ölçüler içindeydi. Onun hayatiyeti ise değildi. Ve onu tek başına baskın kişi yapan buydu... Onu hala görebiliyorum. Odanın ortasında ayakta duruyor ve herkesi takatsiz düşürmüşken, o başladığı dakikada gibi canlı... Ne kadar şaşılacak bir adam! Yıkım kılığına bürünmüş bir doğa kuvveti mi acaba? İnsana ait herhangi bir şeyi var mı? Peki, millet amacına ulaştığı zaman bu kasırga nasıl durdurulabilirdi ki...” (11) Halide Edip İngilizce olarak yurt dışında yayınladığı anılarında (1928), Cumhuriyet devrimleri ve Mustafa Kemal’e karşı muhalif bir kişilik sergiledi. Diğer muhalifl er zaman zaman bu referanslarla erken Cumhuriyeti eleştirdiler. Halide Edip aynı kitabını Türkiye’ye döndükten yıllar sonra (1964) Türkün Ateşle İmtihanı adıyla kendisi Türkçeye çevirdi. Karşılaştırma yapıldığında özü değişmese de eski ve yeni edisyonun hayli farklı olduğu görülür. İngilizce aslında Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri sorgulanırken otuz yıl sonraki versiyonda onaylanır. Halide Edip’in Büyük Taarruz günlerinde M. Kemal üzerine kurguladığı ve eleştirilere dayanak yapılan bir metni şöyle: (12) “ ... Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi insana ferahlık veriyordu. Dedim ki: “... İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz. 7 “Dinlenmek mi? Ne dinlenmesi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.” “Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!” “Ya bana karşı çıkmış olan adamlar?” “Bu bir millet meclisinde tabii değil mi?” Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve ikinci gruptan iki isim telaff uz ederek onların halk tarafından linç edilmeye layık olduklarını söyledi. Ben bu kadar sözleri ciddiye almadım. Sonunda amacımıza ulaşıyorduk. Bu kadar büyük bir milli fedakarlıktan sonra o milletin en büyük mükafatını hak etmişti. Biraz sonra yemek yerken: “ Mücadele bitince durum sıkıntılı olacak. Başka bir heyecanlı iş bulmalıyız, Hanımefendi” dedi. Bu sözler M. Kemal Paşa’nın karakterinin anahtarıdır. Büyük kudrete erişenlerin hepsinde bu vardır.” (13) Diyaloğun psikolojik yönünü sorgulamadan buraya aldığımız bu metin, Mustafa Kemal’in 27 Ağustos 1922 ‘de Afyon’da portatif masa üzerinde Fevzi Paşa ile Yunan askerinin bozgununu izlediği ve henüz taarruzun sonuca ulaşmadığı günlerde; ibarut kokusu ve top sesleri arasında Paşa’ya yönelen bir yazar tecessüsüdür. Sorulan soru da, “ Birbirimizi yiyeceğiz hanımefendi, birbirimizi” cevabı da, ölüm-kalım ortamında mantıklı bir kurgu olmasa gerekir. Kurgu ne kadar zekice olsa da, cevap da o kadar ironik... İngilizce metinde Mustafa Kemal, İkinci Gruptan iki isim sayarak “bunları halka linç ettireceğim” derken, sonra yayınlanan Türkçe metinde “onların halk tarafından linç edilmeye layık” olduğu şekline dönüştürülür... Halide Edip’in bir roman kurgusundan ileri geçmeyen yukardaki sahnesi, bazan tarih yapanların bir anlık fotoğrafı, bazan analize açık enstantanelerdir. Bazı gazeteciler ise, Mustafa Kemal’i “yetki yoğunlaşmasına tutulmuş diktatör” göstermek için, bu metninden hareketle güzel bir değerlendirme çıkarabilirler. (14) Halide Edip bu yazar kurgusunu yıllar sonra kelimelerle pişmanlığa çeviririrken; ne yüreğini Sarışın Paşa hayranlığına ne devrim heyecanına kaptırmış da değildir. Mücadelenin başlarında Türklüğün diriliş imanına sarılmış görünürken; ironiye boğulmuş eleştirileri de kimlik-kişilik üzerine sorunlu sözlerdir. Eserinde çeviri sorunu olsun veya olmasın, Mustafa Kemal’e eğer buradan bir hisse verilecekse, varolan ihtilalciyi roman kahramanı yapmaktan öteye daha güzel örnek bulamadığı içindir. Cumhuriyet reformları ve yeni Türkiye Batı’nın ilgisini çektiği için, kadın imajı ve Mustafa Kemal’e yakınlığıyla Amerika ve İngiltere’de kendine iyi bir alan bulmuş; 1915 Tehcirini kurcalıyan lobiler de bundan yararlanmıştır. Adıvarlar’ın Mustafa Kemal muhalefetinde psikolojik / mistik paradigmanın güdüsel etkileri açıktır. İnce zekasının yakaladığı tecessüslerden; Saltanatın kaldırılışına hilafete bağlanan umut nedeniyle tahammül ettikleri, Hilafet kaldırılınca dünyalarının yıkıldığı anlaşılır. Halbuki nefes almasını istedikleri makamın geleneksel ve yüzeysel boyutları dışında zerre kadar ilgileri yoktu. Anglosakson modelli bireysel özgürlükçülüğü ve topluma yönelik seküler kişiliği, kozmopolit duyarlığa ne kadar yakınsa, Cumhuriyet sonrası oluşumlara bir o kadar uzak kaldılar. (15) 1921 Şubatında Ankara’ya gelen Amerikalı gazeteci Streıt, en güzel dostluğu Halide Hanımın sofrasında yakaladı. Halide’nin başındaki siyah örtü Türk olsa da elbisesi Paris kesimiydi. Kalaba köyünün kadınları bu erkeksi kadına “Paşa Hanım” saygısı gösterirdi. Milliyetçiler arasında Halide Edip’in Amerika’ya gönderilecek ilk kadın elçi olacağı dedikoduları dolaşıyordu. Gazeteci Clarence K. Streıt, M.Kemal Paşa ile görüşmesinde bunu da sordu. Aldığı cevap manidar: “...Türkiye’de elçilik gibi yüksek makamlarda olabilecek erkekler kadar kadınlarımız da var. Halide Hanım bu kadınlardan biridir ve bu makamı mükemmelce dolduracağı kesin. Ancak ABD’ye bir elçiyi aday gösterme durumu bizim için henüz belli değil...” (16) Halide Edip’in İstanbul’da iken de yabancı misyonlarla yakınlığı düşünülürse diplomasiye yabancı sayılmazdı. Fakat ne bu haber ne Maarif Vekili olacağı dedikoduları gerçeğe uygun değildi. Halide Edip dışarda ve içerde kendi kulisini yapıyordu. Entellektüel düzeyde bu dedikodulardan umutlanmış, ukdesi kırgınlığa dönüşmüş olabilirdi? Kısacası Adıvar ailesi kendilerine verilen değer ve gösterilen bu kadar saygıya rağmen Mustafa Kemal ile değil muhalifl erle barışık yaşadılar. Rauf Bey’de buldukları lezzeti Gazi’nin sofrası ve sohbetinde bulamadılar. Yurt dışına çıkınca da ağzına geleni yazıp söylediler. Bunca olan biten ardından elbette Nutuk, Halide Edip için olumlu bir portre çizemezdi; üstelik Sivas Kongresine gönderdiği mektuplar açıklanarak mandacılıkla suçlandı. Bu suçlamalar üzerine Halide Edip de reformlar aleyhinde kam8 panya açacak; 21 Ekim 1927 tarihli Th e Times’daki mektubuyla polemiğe katılacaktır : “... Her şeyden önce asla Amerikan himaye rejimi sorunu olmadı. Sivasta tartışılan konu basit deyimiyle Amerikan korumasını gündeme getiren bir plan olarak tanımlanabilir. Proğram, Türklerin kendilerinin Amerikan önerileri altında yapacakları iç refomların yanısıra, Amerikan öncülüğünde bir tür mali yeniden yapılanma öngörüyordu.(...) Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi sırasında bana gönderdiği 10 Eylül 1919 tarihli bir mektupta bu konuya temas ederken çok istekli olmayarak da olsa, fikre karşı çıkmayacağını ifade etmiştir...” (17) Mustafa Kemal Sivas Kongresi’nde sadece Halide Edip destekli Amerikan lobisinin değil daha geniş bir lobinin kuşatmasındaydı. Nutuk’taki suçlamalar ve neye tekabül ettiği belirsiz eleştiriler sonrasında Halide Edip gözden düşürülmüş; satılmışlığa ötelenen alaycı yazıların hedefi olmuştur. 1928’lerde önderliğinin doruğunda olan Mustafa Kemal, Halide Edip’in yazdıklarını yakından izlemiyor değildi. Yaveri Mahmut Soydan, bu yayınları göstermek için yanına çıktığında Müşir Fevzi Paşa da oradaydı. Gazi’nin birşey söylemesine fırsat vermeden, “ A! canım, böyle şeylere ehemmiyet verilir mi? İt ürür kervan yürür.” diye cevaplamıştı. (18) Yusuf Ziya(Ortaç) Meşrutiyet ve sonrası için bir Halide Edip portresi çizer: “... Harekatı milliye başladı. Sırtınızda yeşil cübbe, ayaklarınıza çetik pabuçlar giyip Hızır Aleyhisselam’ın kızı gibi dağ dağ dolaştınız. Bu da kafi gelmeyince, bayramlarda paşa esvabı giyen şımarık çocuklar gibi külahlandınız, silahlandınız, cepheye gittiniz. O sizin cephe destanlarınızı kaytan bıyıklı Mehmetçiklerden dinlemeli! (...) Harp bitti, sulh oldu, ölen öldü, kalan kaldı, vatan kurtuldu, siz işsiz kaldınız. Artık ne yeşil cübbe, ne çavuşluk, ne hitabet, ne edebiyat, sizi hiçbir şey kandıramaz olmuştu. Mebusluk mu istiyordunuz, yoksa vekillik mi? Baktınız ki siyaset pazarında adınız anılmıyor, İngiltere yolunu tuttunuz. Londra’nın sisli havası içinde beli kırılmış yılan gibi kıvrana kıvrana düşman gazetelerine zehir dökmeye başladınız. Hatıranızda yoklar var oldu, varlar yok... Akı kara gösterdiniz, karayı ak, geceye gündüz dediniz, gündüze gece!...”(19) Halide Edip’in Anadolu yaylasında gelişen kişiliğine seçtiği roman karakterleri ipucu olabilir; ama mensubiyet duygusu ve kimlik olgusu kalemine yansımaz. Yakın dostu Richard Crane, Halide’ye yazdığı bir mektupta, “hissiyat olarak hangi ırktan olduğunu, kendisini Türk mü yoksa Müslüman mı hissettiğini” merak saikiyle sormuştur. Halide Edip kendini kendi kişiliği üzerinden değil, başkaları üzerinden tanımlar: “ Ben isimlerin Enver ve Talat gibi Türk ya da General Antranik gibi Ermeni; Venizelos gibi Yunanlı olup olmadığına hiç aldırmam. Katledilmiş insanlar katledilmiş insanlardır. Onların Türk, Yunanlı ya da Ermeni olmaları hiçbir şeyi değiştirmez. İnsanların çektiği acılar ırk ya da itikatla değişmez...”(20) Görülüyor ki Halide Edip’in mensubiyeti, her şeyden önce insan oluşunu engellemez; bu yaklaşımı da güzel bir vasıft ır; ama fikir oluşumunu sağlayan kimliğinin açık tanımına da engel değildir. Kimlik aidiyetini daha önce ortaya koyarken, dile getirdiği eleştirilerin zihinsel arkaplanı için Nakkaşyan Efendi’nin yazısı gereklidir: “... Halide Hanımın babası Selanikli bir Yahudidir. Dönme değil asıl Yahudidir. Gençken bir Türkün yanına hizmetçi olarak girmiş ve sonra müslüman olup Edip adını almıştır. Bu Yahudi genci Ali Şamil Paşa’dan boşanan bir kadınla evlenmiştir. Halide Hanım bu evliliğin meyvesidir. Halide Hanım zeka ve kudretini, sahip olduğu Yahudi kanından almış, Amerikan mekteplerindeki tahsili bunu artırmıştır. (...) Amerikan ahalisi yenilik sever, hisleri okşayan şeylere koşarlar. İşte bu Türk kadını, haremin zulüm köşelerinden çıkmış, yüksek surlarını aşmış, yüzü açık olarak gayet temiz bir İngilizce ile nutuklarla nazarı dikkati celbediyor.(...) 17 Mart 1920’de Meclis işgal olununca Ankara’ya koşan Halide Hanım yeşil feracesiyle İslamcı olmuş, “Millet Anası” ünvanıı almıştı. Salonların parlak yıldızına yeşil ferace yakışmaz; camilerin loşluğu köy evlerinin karanlık damı onu açmazdı. Kendinden bahsettirmek, ikbal ve şöhret temin etmek için bu gayrı samimi hareketi seçmişti. Türk milliyetçiliği ile alakası Türk olduğu için değil, kendine imkan ve mevkii temin edeceği içindi.” (21) (...) Halide Hanım Milli Mücadelenin bütün safh alarına katıldı. Herşey oldu.Çerkez Ethem’in isyanında “millet haini” demekten çekinmedi...” Velhasıl, Halide’nin ikbali sekteye uğramaksızın, İzmir’in kurtuluşuna kadar sürdü. Fakat İzmir’in kurtarılması Halide Hanım’ın ayağını kaydırdı. Çünkü Halaskar Gazi, İzmirle beraber, İzmir’in en yüksek tahsilli kızı Latife Hanımı da almıştı...”(22) Edebiyatımıza önemli eserler veren, hakkında 9 çok sayıda yazı ve kitap yazılan ve kocasından daima bir adım önde yürüyen Halide Edip, kocasının kaderini de yanında sürüklemiştir. Siyasete atılan kocası değil kendisidir. Eşi Adnan’ın kimlik ve kişiliğine gelince, o da Halide Edip’ten daha az karmaşık değildir. Haremeyn pâyeli Evkâf-ı Hümâyun müsteşarı Mektubizâde Ahmed Bahâi Efendinin oğlu olan Adnan Bey, babasının Gelibolu naibliği sırasında doğdu (1882). Dedesi Aziz Molla da, ilmiyenin aristokrasi kanadından, Meşihat Mektupçusu İzzet Molla’nın oğluydu... Soyağacı Celvetîye tarikatı kurucusu Aziz Mahmud Hüdaî’ye (1541-1628) kadar uzatılır. İstanbul’da veba salgını çıktığında(1597), salgından kurtulmak için halk başlarında ulema olduğu halde, şehir dışına çıkarak toplu dua törenlerine katılırdı. Bu törenler hastalığın Allah’tan geldiğine dayanan medrese kültürünün tedavi ritüleliydi. Celvetiye Şeyhi Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri de, bunları yetersiz görüp reçetesini Saraya iletiyordu: “... Bu zamanda vaki olan şerler ve fesad hiçbir zaman olmamıştır. Bütün ulema ve sühela ve sadat bir yere çıkıp Bargah-ı izzete tövbe ve istiğfar ile niçün tazarru ve niyaz ve münacaatla meşgul olmazlar...” (23) Celvetiye tarikatı zamanla bozulup Sabetaycılara kucak açacak, Üsküdar’daki tekke de onların desteğiyle onarılacaktır. Köklü bir ulema geleneğinden gelen Adnan Bey, İstanbul/ Sofular’da Kırımlı Hocanın mahalle mektebine ve Aksaray Medrese-i Edebiyeye devam etti. Numune-i Terakki Mektebi ve Vefa İdadisinden sonra Tıbbıyeyi bitirdi. Berlin’de dahiliye ihtisası yaparken Jön-Türklük mikrobu kapmadı. İstanbul’a dönünce Tıbbıye’de kürsü sahibi (1909) ve Sağlık Umum Müdürü oldu (1914-1918). Halide Edip’le evlendi (1917). Son Osmanlı Meclisine İstanbul mebusu seçilen Adnan Bey, Millici gruptan Rauf Bey’le işbirliği yaptı. 16 Mart 1920’de Meclis basılınca ortada kalmıştı. Malta sürgününe uğrayacak kadar sicili bozuk olmasa da, Halide Edip’in eşi sayılırdı. Özbekler Tekkesinde saklanıp, Ankara yoluna düştüler. Çektikleri sıkıntıyı Mustafa Kemal karargahına ulaşınca telafi ettiler. TBMM hükumetinin Sağlık Vekili olan Adnan Bey, Celalettin Arif ’den boşalan Meclis İkinci Başkanlığına seçilerek protokolun ikinci koltuğuna oturdu. İddia ve ihtirası yok gibiydi. Hangi eğilimde olduğunu belli etmeden hem İkinci Grubu okşadı, hem Birinci Gruptan elini çekmedi. Saltanat kaldıran Rıza Nur önergesine imza koymuş, geceyi siyaseti planlayan adamın karargahında geçirmişti. Eşinin yanına gece sarhoş döndü. Saltanatın kaldırıldığı 30 Ekim 1922 gecesini Çankaya’da geçiren kocasını Halide Edip şöyle anlatır: “… Akşam saat sekizde Dr. Adnan bana telefon etti. “Alo, Halide. Saltanatı ilga edip Ankara hükumetini kurduk. Paşa ile arkadaşlar bunu kutlamak için bu geceyi Çankaya’da geçirmemi istiyorlar. Haberin olsun.” Sessiz ve ıssız vadimle ben derin uykumuzdan bir otomobil gürültüsüyle uyandık. Gözlerimi açıp saata baktım. Saat sabahın dördüydü ve Dr. Adnan kapıdan içeri girmişti. “Halide gözünü aç da beni dinle!” dedi. Gözlerimi açtım ve dinledim. Son endişelerinden ve o gece Mustafa Kemal Paşa’nın evinde bunlardan nasıl kurtulduğunu anlattı. Pek sevinçliydi. Yeni hükumetin şerefine bir hayli şampanya içmişti. Yeni hükumetin adını ağzına alınca, hararetle “İnşallah uzun ömürlü olur” dedi. O zaman bunun kendine ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Bu hükumetin kuruluşunda mesuliyet taşıyanlardan biri olarak kabul ediyordu kendini. Büyük şan ve şerefl i geçmişi olan altı yüz yıllık bir Türk müessesesini ortadan kaldırmış bulunuyorlardı. Bu müessesenin başındaki padişah soysuzlaşmış ve halka “ihanet etmiş” olduğu için yok olmuştu...”(24) Halide Edip’in bu anlatısı Dr. Adnan’ın bilinç ötesinde dolaşan bir kurumun siliniş zorluğuna düştüğü travma olsa gerektir. Osmanlı Sultanlı¤ı dünyevi bir Batı krallı¤ına benzemiyor, kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Halife-i zillullah) ve ülkeyi kendi mülkü (memalik-i mahrusa) sayan anlayışı simgeliyordu. Meclis kürsüsünde “hakimiyet bilâ-kayd ü flart milletindir” yazıldığı halde, irade-i seniyye irade-i milliyenin üstüne örtülüyordu. Vahdeddin 17 Kasımda kaçınca 18 Kasımda Abdülmecid Efendi Halife seçilmişti. Abdülmecid’in Halife seçildiği 18 Kasım 1922 oturumunu Adnan Bey yönetiyordu. Çolak Selahaddin ve Ali Şükrü’nün azgınlaşmış tavırları karşısında yönetim aczine düştü. Rauf Bey’in hükumet görüşü ile Halifenin Ankara’ya getirilmesini isteyen İkinci Grup arasında sıkışıp kaldı. Tarafsızlığını kaybettiği için güvensizlik önergesi bile verildi. Çok geçmedi 6 Aralık 1922’de Meclis ikinci başkanlığından ayrılarak yerini Ali Fuat Paşa’ya(Cebesoy) bıraktı. Mustafa Kemal Adnan Bey’in TBMM’nin yabancılarla temasını sağlamak üzere Refet Paşa yerine İstanbul 10 temsilcisi olmasını uygun görmüştü. Karı koca İzmit Basın Konferansını düzenlediler. (25) İkinci meclise tekrar seçilen Adnan Bey’in ideolojik kimliği kendini göstermeye başladı. Şef onu kolluyor görünse de, o Şefin yanına ısınabilmiş değildi. Lozan sırasında oluşan kadronun dışında; Cumhuriyet ilanı öncesi ve sonrasında muhalifl er safındaydı. Hilafet kaldırılınca onun da umutları söndü; Terakkiperver Fırka safına geçti. Eşiyle birlikte Fırkaya proğram desteği sağladılar. Şeyh Said İsyanı ve Takrir-i Sükun Kanunu fırkası için uğursuz gelince boşluğa düştüler. Ne oldu niçin oldu kimse anlayamadı; 1926 başında bavullarını toplayıp karı koca Türkiye’den ayrıldılar. Aile için bu yeni bir kaçış demekti. Halide Edip 1909’da da Mısır’a kaçmıştı. Ankara’ya gelişleri de kaçarak olmamış mıydı? O halde 13 sene sürecek bu gönüllü sürgünü de üçüncü kaçış sayabiliriz. Tedavi bahanesiyle önce Viyana’ya sonra Londra’ya gittiler. İstihbarat kokusu hayli gelişkin olan Rauf Bey de çok geçmeden yanlarına gelmişti. Çok geçmeden de İzmir’de bir suikast komplosu ortaya çıktı. İyi ki kaçmışlar, iyi ki kurtulmuşlardı!? (26) Erken Cumhuriyet için nihai bir değerlendirme Adıvarlar adına elzem bir yönelimdir: Kişiliği mutaassıp / muhafazakar gelenekte oluşan Adnan Bey, aslında Anadolu Mücadelesinin sadece dışa karşı manasını benimsemiş, Halifeyi kurtarma dışında amaç taşımamıştır. Gençliğinde saltanata eleştirel bakmasına rağmen, tüm zamanlar için geçerli sanılan modern öncesi geleneklerin sorgulanması ve kökene yapılan aşıdan rahatsız olurlar. Eşinin ve kendinin zihninde inşacı tahliller yerine tutucu tezler yerleşeriyordu. Gelenekçi olduğu için İttihatçılara, devrimlerden hoşlanmadığı için Atatürk’e ısınamadılar. Adıvarlar, Cavid ve Rauf Bey de bulduklarını Mustafa Kemal’de bulamadılar; kimlik ve kişiliğin kök paradigmaları devrimlerin inşacı yönünü kaldıramadı. Toplumsal yapının verili geleneği, modernleşmeyi sonu belirsiz zamana bırakma eğiliminde olsa da inkılapçı zihinlerin o kadar sabırlı olmadığını yaşayarak gördüler. Adıvar ailesi İzmir suikasti öncesine yurt dışına çıkmışlardı. Viyana’da idiler. Fikirleri Ankara bozkırında boğuluyor muydu, yoksa can güvenlikleri mi yoktu? Kemalist reformları sindiremedikleri belirgindi. Haklarında bir ceza takibatı olmadığı halde gönüllü sürgüne çıktılar. Bu sürgün 14 yıl sürdü (1925 Mart- 1939 Aralık). Rauf Bey de tedavi için yanlarına gelmişti. Adıvarları suikastle ilgi kurma tarafl ısı değiliz; ama başarı halinde elbet sevinip geri döneceklerdi. Faik Günday’ın anılarında onlara da raslanır: “... Heyhat..... seneler geçtikten sonra Ali Fuat Paşa bana şu sözleri zaman zaman hikaye etmiş ve söylemişti. “İstanbul’da Büyük Meclis kararını Saruhan Mebusu Âbidin vasıtasıyla paşalara ve Rauf Bey’e bildirmiştir. Bu kararda, şayet memlekette arkadaşlara karşı hükumet tecavüzî bir harekete geçerse bunların müdafaası için liderlerin ve paşaların yarısının şimdiden Avrupa’ya gitmeleri muvafık olur. Gidecekler hemen gitsinler.” Rauf, Doktor Adnan ve Rahmi Beylerin Avrupa’ya gitmeleri mutlaka bu kararın neticesidir. Bu kararın suikast hadisesiyle alakalı olduğundan şüphe edilemez. (27) Bu parağraft aki Dr. Adnan tipi belki ileri bir değerlendirmedir. İzmir davasında ifadeye çağırıldı ama, gıyabında beraat ettirildi. Dr. Adnan Mustafa Kemal ölene kadar eşinin gölgesinde sürüklenmiştir. Sürgün yıllarını bilim tarihine adayan Adnan Bey, Bernard Lewis ve Prof. Arnold Toynbee gibi ünlülerle dostluklar kurdu. Paris’te Osmanlı Türklerinde İlim eserini yazarak kariyerini gösterdi. Literatür ondan alıntılar yaptı, Toynbee anılarında Adıvar’lara yer verdi: “ Adnan bir doktordu ama ne atalarının yolunda, ne Greko-Arap geleneğinin yerini alan Batı geleneği doğrultusunda hareket eden bir hekimdi. Sadece modern bir hekim olmakla kalmayıp aynı zamanda modern bir insandı. Modernliği yıkıcı değil yapıcıydı. Onun modernliği şeytani değil insani boyutluydu.”(28) Mustafa Kemal’in, binlerce asker sivil arasında çekişe çekişe ülkesini selamete eriştiren büyük bir deha olduğunu, artık anlıyoruz. Karı koca Adıvarlar yurda dönmek için Atatürk’ün ölümünü beklediler (1939).İsmet Paşa’nın küskünleri kazanma politikası onları da etkilemişti. Abdülhak Hamit ve Lüsyen Hanımlı İstanbul sosyetesinin ev toplantıları onları bekliyordu. Ebedi Şef gitmiş yerine Milli Şef gelmişti. CHP’nin roman armağanı Halide Edip’in Sinekli Bakkal romanına verildi (1942). Maarif Vekili Hasan Ali Yücel Adnan Bey’i İslam Ansiklopedisinin başına getirdi. Edebiyat Fakültesinde İngiliz Edebiyatı kürsüsü açılarak, yüksek tahsili ve akademik kariyeri olmayan Halide Hanım için payeler verildi. Adnan Bey, Tarih Boyunca Din ve İlim’i yazdı.(29) İkinci Dünya Harbi’nin Avrupa bölümü 8 Mayıs 1945, Japonya bölümü 14 Ağustos 1945’te 11 sona ermişti. ABD dünya egemeni olmuş, demokrasi rüzgarları esmeye başlamıştı. CHP’den ayrılan dörtlü takrir sahipleri DP’yi kurdular. Fevzi Paşa ve Adnan Bey DP’den aday olurken, İsmet Paşa’nın kozu Karabekir Paşa oldu (21 Temmuz 1946). DP, 1950’de Halide Hanımı da İzmir’den mebus seçtirdi. Ne var ki Halide Hanım DP’lileri küçümsüyordu. “Eski mandacılığı” yüzüne vurulunca, hissen yakın olmadığı bir çevrenin içine düştüğünü anladı. Nutuk neyse de taşralı çömezlerdin gelen “mandacılık” ithamı kanına dokunur gibi ağır geldi. Bir dost sohbetinde şöyle köpürdü: “... Köpeoğlu köpekler, 1919 yıllarının o meşum günlerini biliyorlar mı? Hepimiz bir çıkar yol arıyorduk, herkes mandacıydı. Amerika uzaktır belki bir gün kurtuluruz diye düşünüyorduk. Sonra Mustafa Kemal, hayır dövüşeceğiz dedi, kalktık Ankara’ya gidip dövüştük. Ben Mustafa Kemal miydim ki bu kadar uzağı göreyim? (DP’lileri kastederik) biz bunlar kadar Amerikan mandacısı değildik..!” (30) Devrimlere tahammülsüzlük ve psikolojik bunalımların ardında kalan bu zihinsel hesaplaşmadan, Adıvar ailesi günümüze ne bıraktı diye sorabiliriz?. Adnan Bey siyasal kişiliğinin paradoksları yanında daha evrensel konulara eğildi. Keşke Rauf Bey, Cavid Bey kadar Lider karizmasına inanabilselerdi. Mustafa Kemal’in düşündüğü sanki Adnan Bey’in Katip Çelebi’den aktardığı metinlerden başkası mıydı?: “... XVI. asırda bütün dünya alimleri ve din uleması dünyanın durduğuna, güneşin onun çevresinde döndüğüne inandıkları sırada, Copernic, papazları arasında bulunduğu Frauenburg Klisesinin kulesinde gözlemler yapıyor, dünya güneşin etrafında dönüyor diyordu. 1642’de Galilei ve Newton onun bilimsel yöntemini uyguladılar. Bu büyük dehalar gelmeseydi, biz insanlar bugün hâlâ, Türk alimi Katip Çelebi’nin medrese alimleri için dediği gibi, göklere ve oralarda olup bitenlere öküzler gibi bakıyor olacaktık.!? ” Dünyanın döndüğü ve yuvarlak olduğuna İslam dünyası halen inanmıyor, medrese hocası evreni sarı öküzün boynuzunda tahayyül ediyordu. (31) Japon kültürü de dünyayı kare şeklinde sanıyordu. Cumhuriyet eğitimi, bilimsel düşünceye uzanan aklı özgürleştirme dışında bir amaç da taşımıyordu. Tarih boyunca din - ilim çatışmasını inceleyen Adnan Adıvar’ın kök paradigmaları, düşüncenin evrensel boyutlarına erişim yolunu sağlayamadı. Son yıllarında Atatürk miti ile çekişip durmayı vicdan azabı arkasına gömmüş olmalılar ki; Adnan Bey kendi pişmanlığını eşinden önce dile getirdi: “ ... Halide Hanımla hata ettik, Mustafa Kemal haklı biz haksızmışız. Bazı şeyler var ki böyle tepeden inme olacak. Mesela latin harfl eri. Onu tepeden inme yapmasaydı, yıllar boyu yerleştiremezdi.” (32) Tatminsiz ruhların teselli aradığı siyaset kulvarından elini çeken Adıvar ailesi, eserleriyle yaşıyor denebilir. Dr. Adnan Bey beyaz örtüsüyle Merkezefendi mezarlığına götürülürken, Halide Hanımı yalnızlığa bırakacaktı (1 Temmuz 1955). Gönüllü asistanı Vedat Günyol, Halide Edip’in son yaşlılık günlerini cinli perili meditasyon ve hafakan nöbetleri içinde geçirdiğine tanıktır. Artık hayalet ve hortlaklarla gezinebilir, tasavvuf ehlinin görebildiği “cinler taifesiyle” kıyasıya “mukatele” edebilirdi. Nasıl ve niçin oluyor, neye tekabül ediyorsa; Doğulu Kürt gençleri de başında nöbet beklemeye başlamışlardı. Bedirhani Aziz Bey’in kızı Hidayet hanımın damadı Musa Anter anılarında, “son yıllarında kafasını hafakanlar basan Halide Edip’in evini Kürt gençlerle koruma altına aldıklarını” anlatır... Halide Edip’in 1902’de geçirdiği psikolojik bunalım dikkate alınırsa, yaşlılığını cinli / perili hafakan nöbetleri içinde geçirmesi, ölümden önceki ikinci paranoyasıdır. Kocasının kaybından sonra dokuz sene daha yalnızlık çekti. Bu kadar roman kurgusu içine yerleştirdiği kavgacı, tatminsiz kozmopolit Halide Edip kişiliği, yaşadığı bunca macera ardından hangi değerleri bırakmış sayılmalı!?...(33) KAYNAKLAR: (1) Hazine-i Hassa ve Ceyb-i Hümayun konusunda geniş bilgi için bkz. O.S.Kocahanoğlu, 31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamid, Temel Yayınları 2009. (2) Bkz. Mevlanzade Rıfat, Türkiye İnkılabının İçyüzü,1993, s. 160, 1993 (3) Bkz .Clarence K. Streıt/Heath W. Lowry, Bilinmeyen Türkler, s. 121, Çev. Alper Öztürk, Bahçeşehir Üniversitesi 2011 (4) Bkz .Süleyman Şefik Paşa, Hatıratım, s. 109 vd. Arma Yayınları 2004 (5) Abdülmecid devri sürgünü meşhur Bedirhan Bey’in vefatında 20.000 kuruş maaşı, 96 evladından sağ kalan 42’si ile nikahlı ve müstefreşe yedi haremi arasında taksim edilmişti. Abdülaziz bunların devlet dairesinde görev verilmesini irade etmişti. Bedirhaniler bazan lütuf bazan kahır görerek payitahtın hatırı sayılır ailesi oldular. Bkz .Süleyman Kani İrtem, Yıldız Kamerillası ve Sultan Abdülhamid, s.350-52, Temel Yayınları 2003 (6) Halide Edip’in bir kitabını Rauf Bey’e ithaf edişi ve Şeyh Said isyanına yumuşak duruşu bu yakınlığın ürünü olmalıdır. (7) “Japonya’nın 1904-1905 Rus-Japon Savaşında Rusya’yı yenmesi, ezilmiş Doğu halklarının “yenilmez” Batı’ya karşı kazanılmış zafer olarak kutlanmıştı. Feminist bir Türk milliyetçisi olan Halide Edip, diğer pek çok kadın gibi, Japon Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Togo Heihacino’dan esinlenip oğluna Togo adını verdi.” 12 Bkz. Selçuk Esenbel, Japon Modarnlaşmesi ve Osmanlı, s. 308 . (8) Bkz .O.S.Kocahanoğlu, Derviş Vahdeti ve Çavuşların İsyanı, s.141, Temel Yayınları 2000 , ayrıca Bkz. Mor Salkımlı Ev, s.152, İstanbul 1996 (9) “...İttihatçılar Sivas Kongresine Cavid Bey’i delege göndermek istiyorlardı. Ben Kemaleddin Sami Bey vasıtasıyla Paşa’ya(M. Kemal) yazdım.M.Kemal Paşa da nazik bir şekilde bunun olamıyacağını bildirdi. Cavid Bey üzülmüş göründü ve o haft a İstanbul’dan uzaklaştı...” Bkz. Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, s. 46 Atlas 1973 (10) Bkz .Abdullah Uçman, Osmanlılar Ansiklopedisi, s. 79- 80 (11) Bkz . Halide Edip’in Anılarının İngilizce baskısından aktaran Hakan Erdem, Tarih-Lenk s. 192-193, Doğan Kitap (12) Halide Edip’in Türkün Ateşle İmtihanı adıyla çevrilen anılarının İngilizce ve Türkçe versiyonu üzerine karşılaştırmalı bir değerlendirme için Bkz. Y.Hakan Erdem, Tarih-Lenk, s. 183 vd. Doğan Kitap 2008. Hakan Erdem iki kitap arasındaki metin farklılığına Vedat Günyol’un elinin uzandığı ideolojik müdahaleyi de tesbit eder. Doğru tesbitleri vardır; ne var ki Halide Edip vesikalara dayalı bir tarih kitabı yazmıyor, edebi bir esere sezgilerini yansıtıyordu. Hayatının öncesi ve sonrasındaki serüvenler bir yazarın şöhrete ulaşma psikolojisi düşünülmeden yorumlanamaz. Halide Edip, kendini eserleriyle ortaya koyduğu ölçüde varolmak istemiş; diğer eserleri gibi masa başında duygu ve ideoloji yüklü romanlar kurgulamıştır. Bu eserinin değeri de, tarih yapan kahramanların diğer siyasi hatıratlarda görülemeyen kişilik yapısına psikolojik veriler sunmasıdır. İster Mustafa Kemal’in aleyhinde ister lehinde olsun, bu böyledir... (13) Bkz. Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, s. 236, Atlas Kitabevi 1973. Bu pasajın İngilizce aslı Türkçe çeviriden farklıdır. Bkz. Hakan Özoğul, Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası, s. 111. Halide Edip güya ismi gizlenen muhalifin daha sonra İstiklal Mahkemesince asılan Hafız Mehmed olduğunu belirtir. Halide Edip’in geçtiği yollardan başka geçenler de vardır.Bkz. Ruşen Eşref Ünaydın, Bütün Eserleri/ Hatıralar III, s. 97, TTK. Ankara 2002 (14) Halide Edip’in yukardaki pasajını gazeteci Taha Akyol da kullanır. Ancak metinde olmayan (üstelik mekan Çal karargahı değil, Aslıhanlar köyü ) ve Mustafa Kemal’in söylemediği, Halide Edip’in yazmadığı sözleri kendi ilavesiyle onun ağzından söyletir : [Aynı görüşmede Gazi “bütün memleketi Garplılaştırmak... Latin harfl erini kabul etmek” gibi projelerden bahsediyor ve “bunun için sıkı tedbir almak gerekir” diyor.] Bkz. Taha Akyol, Atatürk’ün İhtilal Hukuku, s. 201-202, Doğan Kitap 2012. Mustafa Kemal sanki düşman kovalarken zaman bolluğunda; garplılaşma ve devrim hayalleri kuruyor... Bu ilave “ bilgi yüklemesi”, Halide Edip figürüne sığınarak, cumhuriyet devrimlerini “otorite yoğunlaşması” ardına gizlemek için, jakobenizme malzeme yüklemek ilgisiz bir yakıştırmadır. (15) Halide Edip hakkında bol malzemeli ama yer yer yanlış ve eksik yorumlu bir biyoğrafi denemesi için Bkz .İpek Çalışlar, Halide Edip, Everest Yayınları 2010 (16) Streıt, Mustafa Kemal ile Meclis Reisi olduktan sonra ilk görüşen yabancı gazetecidir. 26 Şubat ve 26 Nisan 1921 tarihlerinde M.Kemal ile yaptığı iki görüşme ve ilk defa yayınlanan bir kitap için Bkz : Clarence K. Streıt/Heath W. Lowry, Bilinmeyen Türkler, s. 121, Çev. Alper Öztürk, Bahçeşehir Üniversitesi 2011 (17) Mektubun daha uzun metni için bkz . Orhan Koloğlu, Halide Edip’in Gönüllü Sürgün Yılları, Tarih-Toplum, Ağustos 1998, sayı: 176 (18) Milliyet 24 Temmuz 1928’den aktaran Halis Ahmet Özer, Roman Tenkidleri, MÜ basılmamış Yüksek Lisans Tezi, s. 110 (19) Yusuf Ziya’nın İkdam gazetesinden aktarılan bu makalesi ve diğerleri için Bkz. Halis Ahmet Özer, Roman Tenkidleri, MÜ basılmamış Yüksek Lisans Tezi, s. 108 (20) Halide Edip’ten Richard Crane’e mektup, 20 Ağustos 1919. Aktaran, İpek Çalışlar, Halide Edip, s. 191, Everest 2010 (21) Halide Edip’’in Suriye’de Cemal Paşa’nın yanına gittiği yıllarda Türkçü - Turancı hayallere kapıldığını ve bu konuda (Yeni Turan-1913) isimli küçük bir kitabı burada belirtmemiz gerekir. (22) New York’ta Ermeni harfl eriyle Türkçe olarak yayınlanan “Rehnüma” isimli Derginin 30 Mart 1929 tarih ve 7 numaralı sayısından aktaran, Mevlanzade Rıfat, Türkiye İnkılabının İçyüzü, Çev. Metin Hasırcı, s. 167-172, Pınar 1993. 31 Mart’ın karanlık yüzünden tanıdığımız, 150’lik Mevlanzade Rıfat’ın bu aktarımı gene de ihtiyatlı yaklaşımı gerektirir. (23) Bkz . Tarihi Selaniki, I, s. 759-762, Haz. M.İpşirli, Ankara 1999 (24) Halide Edip’in kendisi ve kocası için burada çizdiği ruhsal portre, sonradan içine düştükleri koyu muhalefet dikkate alınırsa, gerçeği yansıtmıyor gibi görünüyor. Bkz. H.E.Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, age. s. 269, Bu hikayenin Yakup Kadri ağzından anlatılan başka bir versiyonu için bkz. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, c.III, s.52, Remzi Kitabevi 1969 (25) Adnan Bey’in 6 Aralık celsesinde okunan istifasında sağlık gerekçesi görülür. Bkz. TBMM ZC. c.25, s. 224. Bunun üzerine Birinci Grup Ali Fuat Paşa’yı aday gösterirken, İkinci Grup da Karabekir’i aday çıkardı. Ali Fuat Paşa karşısında çok düşük oy alan Karabekir ikinci turda çekilmek zorunda kaldı. İkinci Grup Karabekir Paşa’yı M.Kemal karşısına dikmek istiyor ve ona “Ankara’dan ayrılmayın. Hilafet ve saltanat meselesi gerçi hallolundu, fakat altüst edilebilir, buna mukavemeti ancak siz yapabilirsiniz” diyorlardı. Burdan anlıyoruz ki, Hilafetçiler yetkisiz kalan hilafeti eski saltanatına kavuşturmak için Karabekir’in otoritesine sığınıyorlardı. Bkz. Karabekir, Günlükler, c.2, s. 830. (26) “... Halide Edip ve eşi Adnan Adıvar Mısır, Ankara ve Avrupa’ya kaçışlarında önsezili ve başarılı istihbarat neticesinde muhtemel gelişmeleri önceden haber almaları, tiyatrocu gibi tip değiştirmeleri, Amerikalı dostlarının paha biçilmez yardımları sayesinde başarılı olmuşlardır.” Bkz. Muzaff er Öztekin, Halide Edip ve Gerçekler, s. 139, Kripto 2012 (27) Bkz . Faik Günday’ın Elyazması Anıları, s. 74-75 (28) Bkz . A. Tonybee, Hatıralar, Tanıdıklarım, Çev. Deniz Öktem, Klasik 2005 (29) Adnan Bey araştırmalarında özellikle zihnindeki kültür medeniyet çatışması üzerinde durdu. Modern öncesi Osmanlı din kültürünün uygarlığa intibakımızda oluşturduğu engellerin arkaplanın gördü. Eserleri görebildiği kadarıyla bunun üzerinedir. Bkz .A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi 1969 (30) Muzaff er Uyguner, Halide Edip Adıvar,s.35, Altın Kitaplar 1992’den zikreden Muzaff er Öztekin, Halide Edip ve Gerçekler, s. 264 , Kripto 2012. Halide Edip’in bu öfk esi aynen Neyzen Tevfik’in öfk esine benziyor: ”İşgaldeki günlerini unutma / Atatürk’e dil uzatma sebepsiz / Sen anandan yine çıkardın ama / Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.” (31) Nun/Kalem suresinin tefsirinde dünya halen 40.000 boynuzlu öküzün sırtında duruyor diye açıklanmaktadır. Tefsiri hazırlayan iki ilahiyatçı akademisyen bu bilgiyi düzeltme veya yanlışlama cesaretini halen kendinde bulamazlar. Bkz. B.Karlığa/ B. Çetiner, İbni Kesir Tefsiri, c.14 s. 8029-68, Çağrı 1993 (32) Halide Edip’in bir süre asistanlığını yapan ve Türkün Ateşle İmtihanı kitabını beraberce Türkçeye çevirdikleri Vedat Günyol ile yapılan röportajı için Bkz . İhsan Yılmaz, Halide Edip Beni 13 Yıl Sömürdü, Hürriyet Gazetesi, Pazar Eki 21 Nisan 2002 (33) Bu kitabın yazarı üniversite öğrencisiyken, 9 Ocak 1964’de ölen Halide Edip’in Beyazıt Camii ve üniversite içinde yapılan cenaze törenini görebilmiş; mezarında yapılan konuşmaları izlemiştir. 13 Usta edebiyatçılar tecrübeleriyle genç yazar ve şairlerin yetişmesinde önemli rol oynamışlardır. Genel olarak büyük yazarlar yeni yetişenleri etkilerler. Türk Edebiyatı’nda âşıklar usta-çırak ilişkisi içinde bir âşıklar kolu oluşturur. Tasavvuf edebiyatı ile Divan edebiyatı belli bir kaynaktan devam eder. Dünya edebiyatında gerçek bir destekçi olarak yönlendirmeler gençleri tamamlayan bir yardım olmuştur. Türk ve Dünya edebiyatında etki gücünün dışında ustalar, gençlere daha iyi nasıl olunacağını da göstermişlerdir. Genç edebiyatçıların hangi kaynaklardan nasıl besleneceklerini göstermişler, eserlerindeki eksiklikleri gidermişler, kitaplarının basılmasında ve tanınmasında yardımcı olmuşlar, bazen konu vererek teşvik etmişler ve daima gönüllü rehber olarak edebî hayatlarında yer almışlardır. Türk edebiyatının gelenekçi yapısı içinde ustaların gençlere yardımı daha belirgindir. Hamid-i Velî (Somuncu Baba) Hacı Bayram Velî’yi yetiştirdi. Hacı Bayram Velî de Akşemseddin ile Eşrefoğlu Rumî’yi yetiştirdi. Akşemseddin, İbrahim Tennûrî’yi yetiştirdi. Dîvan şairi Necati Bey, şair ve tezkire yazarı Sehî Bey’i yetiştirmiş ve onu kollamıştır. Dîvan şairi Zâtî, genç şairlere ders verdi. Onların şiirlerini değerlendirerek yetişmelerinde yönlendirici oldu. Özellikle Bâkî’nin ve Fazlî’nin yetişmelerinde önemli bir rolü oldu. Eşrefoğlu Rûmî, 16. YY tekke şairlerinden Abdurrahîm Tirsî’yi daha çocukken babasından alarak yetiştirmiştir. 16. YY sonları ile 17. YY başlarında yaşayan Kul Himmet, Pir Sultan Abdal’ın mürididir. Gustave Flaubert, Guy de Maupassant’ı yetiştirdi. Guy de Maupassant’ın annesi Gustave Flaubert’in çoçukluk arkadaşıydı. Maupassant’ın annesi, çocuğunun iyi bir yazar olarak yetişmesi için Gustave Flaubert’ten yardım ister. Gustave Flaubert de Maupassant’ı 1873’ten 1880’de ölümüne kadar eğitir. Onu, sanat uğrunda her şeyi fedaya teşvik etti. İlk yazılarını okuyup düzeltti. Beri yandan da Maupassant’ı devrin edebî çevrelerine tanıt- USTALARIN GENÇ ŞAİR VE YAZARLARA YARDIMI Nurkal KUMSUZ tı. Böylece genç yazar Alphonse Daudet, Huysman, Emile Zola, Turgenyef gibi ünlü yazarlarla tanıştı. Guy de Maupassant’ın 1880 de de “Kar Topu” yayınlandı ve büyük başarı kazandı. Maupassant, ustası Flaubert’in kendisine aşıladığı ilkelere sıkı sıkıya bâğlı kaldı. Paul Verlaine,“Lanetlenmiş Şairler” adlı eserinde, Stephane Mallarme’den söz edince şairin ünü birden artmıştır. Ahmet Mithat Efendi; Muallim Naci, Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yetişmesinde etkili oldu. Recaizade Mahmud Ekrem; öğrencileri olan Ahmet İhsan ile Tevfik Fikret’in yetişmesinde etkili oldu. Anton Çehov, takma isimlerle mizahî hikâyeler yayımlatarak maddî olarak rahatlamayı amaçlar. Döneminin en popüler mizah dergilerinden biri olan Oskolki’nin (Işıltılar) sahibi ve başyazarı Nikolai Leikin’in isteğiyle kısa hikâyeler yazar. 1884’te ilk hikâye kitabı “Melpomena Masalları”nı Antoşa Çehonte takma adıyla yayımlar. Tıp fakültesinden mezun olduktan bir yıl sonra Leikin, Çehov’u St.Petersburg’a çağırır. Çehov, St.Petersburg’da dönemin yazarları tarafından beğenildiğini öğrenir. Yine burada Rusya’nın en büyük günlük gazetelerinden biri olan Yeni Zamanlar’da yazmak için gazetenin kurucusu Aleksis Suvorin’den teklif alır. Çehov’un aklında ise ikinci hikâye kitabını çıkarmak vardır. Gerçek adını ise kullanmak istememektedir. Bu sıralarda şair Dimitri Grigoroviç, Çehov’un “Avcı” adlı hikâyesini okuduktan sonra ona bir mektup yazar. Mektupta şu satırları yazar: “Her ne kadar takma ad kullanma zorunluluğu duyacak denli kendine değer vermeyen bir adamla karşı karşıya olmama içimden öfk elendimse de, ‘Çehonte’ imzasını taşıyan ne varsa hepsini okudum. Gerçek bir yeteneğiniz var, sizi yeni kuşak yazarların çok üstüne çıkaran bir yetenek… Mektupta, “Çabuk çabuk yazmayı bırakın.” diye de öğüt verir. Çehov, bu mektuptan o kadar etkilenir ki 1886 yılında ikin14 ci hikâye kitabı “Renkli Hikâyeler” Anton Çehov imzasıyla çıkar. Bu kitaptan sonra Çehov, hikâyeleri ve oyunları ile Rus ve Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden birisi olur. Rus yazarı Maksim Gorki, 1934 yılında kurulan Sovyet Yazarlar Birliği’nin başkanlığına seçildi. Burada birçok yazarın yetişmesinde rol oynadı. Rumen yazar Panait İstrati, Fransız yazar Romain Rolland’ın teşvikiyle yazmaya başladı. Fransız yazar ve şairi Antoine de Saint- Exupery, 1939 yılında yakın dostu Andre Gide’in ısrarı ile bir pilotun gözünden yazdığı “İnsanların Dünyası” Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü’nü kazandı. Nikolay Vasilyeviç Gogol, sanatında büyük ölçüde Puşkin’in etkisi altındadır. Öyle ki onun eleştirileri ve telkinleri olmadan yazamayacağını düşünür. Yazarın Puşkin’le olan arkadaşlığı, onu aldığı acımasız eleştirilerden de koruyan en büyük güçtür. Roma’da Puşkin’in tavsiyesi ile en büyük eseri olan Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in öldüğü haberini alır. Bu haber onun için “Rusya’dan gelebilecek en kötü haber”dir. O zamana kadar Puşkin’i düşünmeden dikkate almadan hiçbir şey yazmayan Gogol için bu haber gerçekten bir yıkım olmuştur. Puşkin’in ölümünün yıkıcı etkisine karşın 1842 yılında iki önemli eseri olan Ölü Canlar’ın I. cildi ve uzun hikâyesi Palto’yu bitirir ve yayınlar. Cahit Sıtkı Tarancı, şiirlerini bir deft erde toplayarak incelemesi için Nurullah Ataç’a yollar. Nurullah Ataç, Cahit Sıtkı’ya yeteneği olmadığını bildirerek şiiri bırakmasını tavsiye eder. Cahit Sıtkı bu şiirleri bir süre sonra Peyami Safa’ya gönderir. Şiirleri beğenen Peyami Safa, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde; “Bugünkü Türk Şiiri” ile başlayarak “Yeni Bir Şair” başlıklı iki makalede şiirleri değerlendirir. Cahit Sıtkı’yı gazeteye çağırarak tanışır. Şiirlerini “Kültür Haft ası” dergisinde de yayımlar. O zamana kadar yazdığı şiirleri “Ömrümde Sükût” adıyla toplayarak yayınlanmasını da sağlar. Cahit Sıtkı da kitabını “Büyük Dostum Safa’ya” diye Peyami Safa’ya ithaf eder. Usta edebiyatçıların genç edebiyatçılara bu yardımı; gençlerin büyük edebiyatçı olmasına yardım ettiği gibi, edebiyat dünyasının da zenginleşmesini sağlamıştır. KIZILIRMAK “Yamula Barajı’na emeği geçenlere.” Bağladık Yamula’yla boynuna fularını Gemledi gerdanlığın köpüren sularını Düğün alaylarının korkulu rüyasıyken Bahtiyar bir geline benziyorsun şimdi sen Bırak hırçınlığını artık öfk eni dindir Nice bakir topraklar dileğince senindir Mağrur fakat kibirsiz tebessümle bakarak Dolaş gülşeni bağı nazlı nazlı akarak Şu bozaran kırlara ruh ve hareket getir Çatlayan toprakları sula bereket getir Ulaştığın her yerde sonsuz sevinç yeşersin Meyveye dursun dallar, başak bire kırk v

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !